22 Mayıs 2010 Cumartesi

ah Semih Hoca


Evet eskilerden biri...Çok eski değil canım.Bİr kaç senelik.Kim ne zaman bu enstantaneyi yakalamış bilemeyeceğim ama mükemmel bir "o an".

Sevgili Prof. Dr. Semih Gemalmaz Hocamız(ortada sarı ceketli olan, krem de olabilir.) yine sevgili asistanlarıyla birlikte hızla magazincilerden kaçıyor olmalılar.:)

Rivayet olunur ki asistanlarından biri ve Semih Hoca bir helikoptere atlayıp İÜHF üzerinde dolaşıyor imişler. Semih Hoca asistanına: "Bak şimdi! Bir 10 tl atarsam bir öğrenci sevinir" demiş. Atmış ve bulan bir öğrenci çok sevinmiş. Sonra tekrar demiş ki: "Şimdi iki tane 1o tl atarsam iki öğrenci sevinir."
Asistan daha fazla dayanamamış ve: "Hocam siz kendinizi atın bütün öğrenciler sevinir." demiş. Tabi ki de asistanın sonu bilinmiyor:))

İşin şakası bir tarafa her ne kadar dersinden geçmek zor olsa ve ben ikinci seferde geçmiş olsam da bu adama saygı duyuyorum.(Saygı duymayı hak etmeyen, profesör geçinen kimselerin varlığını da gözönünda bulunduruyorum) Neden mi? Çünkü savunduğu fikirlerinin bir çoğuna katılmıyor olsam da kesinlikle boş boş diğer kimseler gibi savunmuyor. Adam gerçekten inandığı ve savunduğu görüşler hakkında bilgi sahibi; bir takım şeyleri özümsemiş mantığına ve hafızasına oturtmuş. Düşünüldüğünde çoğu söyledikleri de gayet mantıklı. "Size bir halt öğretmiyorlar.Kimse de söylemez bunları size.Hepsi martaval bunların!" sözü herhalde gayet yerinde bir söz. Birşey öğretmiyorlar çünkü. Anca beyin çöplüğü...

Bir arkadaşımdan alıntıdır:
Kızın birisi teneffüs zili çalıp (evet bizim fakültede zil çalıyordu:)ne var bunda canım biz gayet memnunduk) da hocanın peşinden koşarken tahmin edersiniz ki "hocem hocem!" diye naralar atarken bizim hoca kızın bu gayretini karşılıksız bırakmamış tabi. "Hööö!" diyecek kadar nazik bir cevap karşısında kızcağızın bilmem dumurluk halini anlatmama gerek var mı?:))

19 Mayıs 2010 Çarşamba

bir balık olsaydım

Bir balık olsaydım şayet Kız Kulesi'ni işte tam da böyle göreceğim.

Kadim zamanlardan kalma ne kadar eskimiş ve suyun salınmasıyla esrimiş, yosun bağlamış, gözden ıramış şey varsa hepsinden bir bir haberdar olabileceğim.

Sevgilerini yitirip kızgınlıkla suya atılan bir yüzüğün kıymetini ancak ben bilebileceğim bundan sonraki çağlarda.

Boğazın serin sularında ciğerleri yırtılırcasına boğulan birisine hem yardım etmek sancısıyla hem de dalga geçerek "o kadar da zor değil, bak ben nefes alabiliyorum." diyerek avazım çıktığı kadar bağıracağım.

Denizlerde zamanın ağır işleyen yelkovanındaki gibi akıp giden beyaz yelkenli gemilere yarenlik edeceğim, hoş bir sohbet tutturacağım onlarla.

Ne acı, ne hüzün, ne özlem, ne sevinç,... Belki de hepsini unutacağım bir kaç saniye sonrasında.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Hatırla ama

Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
Ayrılık atına eğer vurdun inadına.
Ama bizi unutma; hatırla ama!

Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
Yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
Eski dostla ettiğin yemini hatırla ama!

Sen her gece ay değirmisini
Başına yastık edince yollarda

Dizimde yattığın geceleri hatırla ama!

5 Mayıs 2010 Çarşamba

yusuf yusuf

Geçen pazartesi "Yusuf(!)" adlı arkadaşla karşılaştım okulda. Bir kaç hoş sohbetten sonra sınavlara 3 hafta kaldı dedi. Ben de anladım neden yanıma geldiğini şimdi dedim. Çoktan yusuf yusuf atmaya başlamışım, haberim bile yok. Aslına bakılırsa yusuflamaya başlamam hocaların derste kaç haftamız kaldı sorusu üzerine oldu.

Sadece iki dersim var tamam falan filan; ama şu İnşaat hukuku denilen osuruktan seçimlik ders, hocası yüzünden bana akla karayı seçtirdi.Nerden seçtim yahu?Dört senedir genel itibariyle seçtiğim dersler iyiydi ama bu tam başıma bela oldu.Hocası emekli filan olsa da ben de kurtulsam ya aaaa!!! Bi insan evladı-homo sapiens-er kişi neden bu kadar kasar seçimlik derste? Bu kişinin hakkında beddualar etmek caiz değil de nedir? Hatta hatta bütün fakülte öğrencilerinin hayır ve selameti için müstahab bile olabilir be!!!


Artık bir türlü çalışasım da gelmiyor. Sıkıldım iyice ders görürsem kusacağım sanki, o derece yani... Ama bir yerinden tutmak gerek artık.Yusuf da eşlik eder herhalde, bu halimde yalnız bırakacağını hiç sanmıyorum zat-ı alisinin.

Not: fotoğraf arkadaşım Kamer'e aittir.kendisinin izni olmadan çoğaltılmış ve kopyalanmıştır.bu durum fikir ve sanat eserleri kanununa aykırı olsa da boşverin siz de kullanın:) Kendisi bu yazıyı okuyunca bana çemkirebilü çemkirmeyip teşekkür de edebilü:).Ben ikincisini ümit ediyorum.

Not2: kalan 2 dersimden birisi sosyal güvenlik hukuku değil.şükür onu geçen sene geçmiştim.

29 Nisan 2010 Perşembe

yeni yetmenin feryadı

Resme bakıp da hiç öyle eğlenelim,coşalım, yiyelim, s.ıçalım modunda bir yazı beklemeyin azizim. Yok çünkü öyle bişey... Resmen mesleğinde yeni yetme bir tazenin bütün heveslerini kırdılar. Mesleenden soudurla adamı aga. bak sinirden dilim bile değişti, ege ağzına döndü...

Yok efendim bizim patron hanım kızımız kendisinin gençliği yıllarında bütün dosyaların hepsini bilirmiş de, benim dosyayı bir yığın dosya içinden hatırlayamamam işimi önemsemediğimden kaynaklanıyormuş da, sekreter kızcağızımız bir doktora gidecek olduğunda izin vermişmiş de,... diye uzanan feryat figanlarla yıkanıp ve bilimum fırçalarla temizlendikten sonra içimden yaşlı babaannem gibi söylene söylene, homurdana homurdana bürodaki odama geçtim. Kendimce haklıydım, işe gireli daha bir ay olmuşken, müvekkilleri daha yeni yeni ayırdederken nerdeeee ki bileyim ben dosya numarasını! Oldum olası rakamlarla arası da iyi olmamış, kendi cep telefonu numarasını bile rehberine kaydeden birinden söz ediyoruz bir de... Hele hele ki işin en zor kısmı olan acemiliği bile yeni yeni atlatmaya çalışırken taze caanım gülü dalından koparmak, yeni palazlanmaya çalışan güvercinceğizi yuvadan hadi uç diye atmak reva mıdır analar, bacılar, yağlanıp güreş tutan dayılar...?


Zaten tüm bu fırçalardan sonra da bütün aksilikler ve terslikler üstüste geldi.

İleri de memur olmayı düşleyen her genç erkek gibi, rüyalarında beyaz takım elbiselerle bir devlet dairesi ile muradına ermek isteyen ve kerevetine çıkmak isteyenlerden oluşan da bir çevresi olan naçizane bendeniz, memur taifesinden pek bir dertliyim efenim. Sormayın; zat-ı alileri pek bir hatırnaz sayılmazlar. Tamam hakları var sürekli dur'dan anlamaz "Hu dedikçe yulafa giden kimseler"le dolu bir gün geçirsem takdir ederim ki ve siz de ediniz ki anlayışlı olmam pek bir mümkün olmayabilirdi. Ama iki gözüm, doğru sözlüm, perçemi pullum! Şu sessizce işini görüp hemencecik kaçacak ve kimselere baş belası olmayacak olan beni ne demeye geri gönderirsin de yüzümü kara, boynumu bükük, geleceğimi umutsuz, geçmişini sövülmüş eylersin; Ehl-i insaf yok mudur diye feryat yaktırır, zılgıtlar çektirirsin.

İğrenç bir gündü hasılı kelam.Neyse ki bitti de kabustan uyanır gibi olup kendimi eve zor attım. Hayırlısı ya bakalım yarın da haciz var, daha neler göreceğiz.
Aman efenim aman! Bari sizin gününüz güzel geçmiştir. Sinirsiz geceler efenim.

23 Nisan 2010 Cuma

dua

Ey Kullarını Yaratıp Başıboş Bırakmayan!
Biliyorum ki zorluklarla denemek ve sınamak için gönderdin.
Ve yine biliyorum ki kuluna kaldıramayacağından fazla yük yüklemezsin.
Dilim dese de bunları gönlüm kabullenemiyor bi türlü.
Sen kabullenmeme yardım et.

Doğru yolundan saptım, her yeni gün daha da battım günaha.
Nefsim her geçen gün güçleniyor.
Tövbelerimin süresi her geçen gün uzuyor.
Elim, dilim, gözüm, kulağım her türlü günahı işledi de meşrulaştırıyor
Titreyen gönlüm tiremez oldu artık;
Bir an mahzun sonra hemen kaybolup gidiyor şirretlik içinde.
Yaşlanmaz oldu, kurudu gözlerim.
Merak ediyorum ne kadar Habibi'ni mahzun ettim diye.
O'na(sav) layık bir ümmet hiç bir zaman olamadım.
Ya O da mübarek Sırtını çevirirse bana...
"Sen gittikten sonra bunlar ne haltlar karıştırdılar Ey Muhammet bir bilsen!"
sözü benim için söylenmişse şayet...
Kime gideyim o zaman ben Ey Allah'ım?!!!
Kimin kapısını çalayım?

Sen'in buğzettiğine kim lutfetsin Ey Rahman?!
"Sür'ün şimdi yüzüstü cehenneme,gidilecek ne kötü yerdir orası"
dendiğinde saçlarımı kimler yolsun, kimler ağıt yaksın o gün bana?

Ama biliyorum ki Sen En Merhametli'sin.
En Bağışlayan'sın.Affetmeyi de seversin.
BİZİ DE AFFET!!!




22 Nisan 2010 Perşembe

120

"Biz harb çocukları neslindendik. Çocukluğumuzdan, hatta bebekliğimizden itibaren harb hikayelerinin hazin hatıralarıyla büyümüş bir nesildik. biz Van'da harb görmemiştik; ama harbin ateşten gömleğini giymemiş ev de yoktu."

Buz yakar mı?
Eğer bir dönem çocukluğu kalem tutacağı yerde silah tutmuşsa yakar.

Eğer bir dönem sırf yabancı siyasi devlet oyunları için heba olmuşsa yakar.

Eğer ömrünün baharında, henüz bıyıkları bile terlememiş tazecik bedenlere mal olmuşsa yakar.

Eğer heba olan onca hayatın geride kalan anaları, kardeşlerinin hasretleri varsa yakar.

Eğer uzayıp giden yollarda yolcular susmuşsa yakar.
Ama eğer en çok da tüm bu çekilenler, hasretler, özlemler, yaşananlar hafızalardan silinip unutulup gitmişse ve arkasından küfreden bir nesil gelmişse yakar.
Bu filmi yeni izlemedim aslında. üzerinden epey bir zaman geçti. Ama ne yürek yangınımı dindirdi ne de onların acılarını hissetmemi unutmamı sağladı bu geçen zaman. Bazen zaman iyi gelmiyor kabuk bağlamış yaralara. Eskitmiyor, aksine kangrenleştiriyor. Ya kesip atmanız gerekiyor ya da yaşamayı onunla birlikte öğrenmeniz. bense histerik bir hasta gibi kabullendim, benimsedim, yüreğimin en derin yanına sakladım.Onları unutmadım,acılarını paylaştım.

Onları düşünün. Biz onların yerinde olsak aynı fedakarlığı yapabilir miydik, bunu sorgulayın.Siz de buzun yakmasına engel olun.

12 Nisan 2010 Pazartesi

bir nefes hikaye (devam)


"Her şey öyle şiirseldi işte.ama gel gör ki insanoğlu fesattır.çekememiş bizim mutluluğumuzu. nefret sarmış yüreğini, kin bürümüş gözünü. isimsiz dedikodular yayılmış etrafta. geceden kara, boşluktan ıssız, yıldızlardan fazla dil dökülmüş ortaya.bütün galaksi çalkalanmış ama bizim haberimiz bile olmamış.e malum mutluyuz ya,herkes gibi taşımışız aşkı ve mutluluğu yük gibi görmeden.isimsiz dillerden birisi saçıvermiş zehir zemberek sözlerini güneşin kulağına. doldurmuş ince narin yüreğini kurşundan ağır sözler,kırılası çeneler bükmüş kulağını sevdiğimin.
derlermiş ki "ay,bakarmış dünyaya,severmiş onu;dünya yüz vermedikçe koşmuş peşinden. döner dururmuş etrafında.şimdilerde dünya da dönmüş ona yüzünü.karşılık kazanmış oynaşmaları. herkese mavi boncuk dağıtırmış ay.aşkı maşkı yalanmış.zaten aşk ancak masallarda olurmuş.gözünü açmalı,yoksa daha çoooooook kandırılırmış."

Bu lafları duyan güneşin hassas kalbi dayanmadı.göstermedi yüzünü.gizlendi,sakladı bulutların ardına kendini. insanlar güneş tutuluyor dediler.evet güneş tutuluyordu,ama kesif ve dinmez hıçkırıklarla.bunu gören yüreğim elbetteki dayanmadı.ancak el diline ket vuramazdım. açıklamaya çalıştım, konuştum,koştum peşinden.ama nafile.o günden beri yüzünü dönmez bana güneş.ne tarafa baksam onu görürüm.gene onun zayıf da olsa eskilerden kalan ışığını yansıtırım da onun yüzünü göremem,bir an bile olsa bir nazarına bütün canımı veririm ama bir sarf-ı nazar bulamam.ben de o gün bugündür koşar,heder olurum peşinde. belki gün olur affeder beni diye. dünya etrafında da dönerim dururum benim halime acısın,beni ne hallere düşürdüğünü görsün diye.ama zalimdir dünya,kötü kalpli kimseler gibi bakar, güler geçer halime."şaşkın" der kendi kendine. varsın desin;alınmam artık.ondan beridir delik deşiktir yüreğim.güneşe yaklaştıkça bir tamlanır; uzaklaştıkça bir eksilirim.senelerdir peşinden koşar ve dermansız düşünceye değin durmam.lakin o da ben koştukça kaçar benden, sanki cüzzamlıdan kaçar gibi."

Bir hayalden uyanmış gibiydi.
Başımı salladım belli belirsiz.hüzünlendirmişti beni bu dokunaklı hikaye.bir kıvrım düştü dudaklarıma.yarı ağlamaklı bir sesle 'sevilmişsin bir zaman.' dedim.şaşırmıştı."nasıl?" der gibi yüzüme baktı.'sevilmektesin de belki de hala. ama hala seviyorsun önemli olan da bu değil mi?sevgi sahibi olmak kendisi zaten tek taraflı bir eylem.illa karşılık mı beklemek lazım?hem karşılık beklenirse bu aşk değil rutin bir iş ilişkisinden ya da alışverişten ne farkı kalır?' Farketmeden ses tonumu yükseltmiştim.'oysa ben...' dedim.sesim aniden çatallaşmıştı. gözlerimin yandığını hissediyordum. tarif edilmez sel damlalarının sökün etmesi an meselesi idi. o yüzden ne söylemem gerekiyorsa hemen söylemeliydim. 'Oysa ben kalbinden ve ruhundan sevebilmek yetisi sonsuza dek söküp alınmış bir bahtsızım.'
Susmuştu.birşey demedi.ama anlamıştı kendisinin durumunun benden iyi olduğunu.usulca, şefkatle ve anlayışla yüzüme bir kez daha baktı.sonra sevgili güneşinin peşinden koşmak için bir dağın arkasına baktı.tam o sırada karşıki tepelerin üzerinden güneş doğuyordu.yine kaçırmıştı.
tebessümle "hoşçakal" dedim içimden.umarım bir gün yakalarsın sevdiğini ve anlatabilirsin derdini.hava serinlemişti.üşümeye başlamıştım.biliyordum sıcak bir gün olacaktı ama bu sefer ben güneşten yakınmayacaktım.




7 Nisan 2010 Çarşamba

bi nefes hikaye


Aylardan Ağustos.sıcak mı sıcak bir gün.rüzgarın boğazına gümüş bir bıçak dayamışlar gibi gıkı çıkmıyor.tüm hıncıyla ve gareziyle gürleyen güneş gitmiş, savaştan yorulmuş bedeniyle yatağına usulca sokulmuştu.dolayısıyla da günün tüm harareti dinmiş ve bir tek ağustos böceklerinin cırıltıları geceye eşlik ediyordu.bir de uzaklardan rızkı için didinen baykuşların ayak sesleri...

Ve ben vardım.uyuyamamıştım,kendimi dinliyordum sessizce.bazen iyi geliyordu da bazen nedense içimi acıtıyordu bu.yine içimin acıdığı zamanlardan birindeydi.sıkıntılı bir yürekle kaldırdım başımı göğe ve sıcaklığın vermiş olduğu baygınlıktan sonra serinliği dinledim.gözlerimi kapamıştım,sanki kaparsam her şeyden uzaklaşacaktım.dinledim,dinledim,dinledim dakikalarca sessizliği ve kainatın sessiz çığlığını.o da ben gibi susuyordu avazı çıktığı kadar.aniden izleniyormuşum hissine kapıldım.gözlerimi açtığım tam o sırada gökyüzünde ayla gözgöze geldik.önce haşin sonra merhamet dolu gözlerle baktı.anlamıştım beni sevmişti.belki de gözlerimden kalbimi okumuştu.sessizliği gene onun esrik sesi bozdu:

-Nasılsın çocuk?Hayrola bu saatte ne gezmekte; neyin peşini sürmedesin? dedi. sevmezdim öyle yabancılarla sohbet etmeyi.neyim olurdu ki onlarla konuşacak?hem annem sıkı sıkı tembihlemişti.büyümüş olsam da hala annemin öğütlerini tutardım.ses etmedim ama beni konuşturmasını biliyordu:

-Sana bir hikaye anlatacağım, dedi.Ama aramızda kalacak.kimselere duyduğunu söylemeyeceksin."tamam." anlamında merakla ve kocaman açılmış gözlerle kafamı salladım.hala temkinli yaklaşıyordum.

-Yıllar yıllar öncesinde Güneş ve ben iki sevgili idik.ne dünya ne de içindekiler böyle bir sevgi görmemiştir bugüne dek.ben onu sevdikçe o aşkımın ateşinden yanıyor bense onun ışığının parlaklığıyla aydınlanıyor,her gün biraz daha fazla yansıtıyordum onu ve dillere destan güzelliğini.ben güneşe hayran,ona meftun,ona tutuklu...gözüm ondan başkasını görmüyordu.her sabah birlikte doğuyorduk dünya üzerine ve dünya üzerindekilere.akşam yine sessizce beraber çekiliyorduk.Ademoğlundan birisi demiş ya "aşk köpeği bile kafiyeyle havlatır" diye,işte her şey öyle şiirseldi.

Devamı gelecek...

4 Nisan 2010 Pazar

bahar


Bahar gelmiştir benim memleketimin dağlarına şimdi.sümbülü,lalesi,gelinciği, papatyası,kırmızı kırmızı kirazı,bembeyaz gelin eriği,turuncuya çalan kayısısı serpilmiştir her yana.ferahlık verir insanın içine,dinginlik verir insan ruhuna.tarlaların kimi asil ve burnu havada mordur;kimi yangın yeri kırmızıdır;kimi ise can ve göz alıcı sarıdır.

Bi memleket havası çekmem gerek galiba tez zamanda:)özledim anlaşılan.bugünlerde fazla duygusal mı davranır oldum ne!!!ama en güzel mevsimlerinden birini yaşıyor şu an.bense istanbulun bu kalabalığında boğulmuşum gibi geliyor.tamam lale mevsimi İstanbul da güzeldir ama benim memleket havasını vermez hiç bir zaman.
en kısa zamanda ben bi kaçamak yapayım en güzeli.hem annecağızımın enfes yemeklerini de özler bu mide.kaç zamandır aynı ve klasik öğrenci yemeklerinden bi nefes alması lazım.ee boşuna atalar dememiş; erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer:)gerçi kendisine iyi bakan bi insan olarak bu kadar zayıf olmam da soru işaretleri bırakıyor kafamda.bu yediklerime ne oluyor?

Konu nerden nereye geldi farkettim.neyse burda noktalayayım bari daha fazla saçmalamadan:)