3 Haziran 2012 Pazar

hoşafça

   Sevgili arkadaşım Kamer zat-ı şahanesine alçakgönüllükle eşek demiş. Bunu biz güzel dilimizde alçaltıcı bir tabir olarak kullanırız amma velakin aslında "eşek" demek yerine "insan" demek daha doğrudur kanımca, kanaatimce. Sebebine gelince garibim eşek hayvanı dünyanın yükünü çeker de sesini bile çıkarmaz, sırtı yağırlanır bir kez şikayet etmez. İnsan hayvanı en ufak bir sıkıntı da basar vaveylayı, şikayeti, çığrım çığrım(bu ikilemeyi de ben uydurdum bak şimdi:)) çığırır.

  Sonra, bir eşek hayvanının sebepsiz yere başka bir eşek hayvanını öldürdüğü görülmemişken, insan hayvanı çok kan dökmüştür yeryüzünde, çok zulmetmiştir, ne ahlar almıştır. "Gördüğü haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan" olduğunu bildiği halde çok kere kapatmıştır gözünü, kulağını, ağzını. Amma başkasının kusurunu gördüğünde yapıştırmıştır içinde tutamadan, yaymıştır bir diğer kardeşinin ayıbını, kendi ayıbına bakmadan.

  Kim demiş hem eşek hoşaftan ne anlar? Anlar efenim, hoşaftan da anlar kelamdan da anlar, kendi dilince, doğasınca ve ona verilmiş  aklınca. Onu anlamak için eşek olmak, eşek gibi düşünmek lazımdır. Lakin anlamaz insan hayvanı ne hoşaftan ne kelamdan ne insaftan. Kendisi de bir insan olduğu halde üstelik. Akıl ve vicdan sahibi olanlar bundan müstesna... Anladık mı şimdi alçaltıcı olarak neden "insan" kullanmamız gerektiğini sevgili bloggerlar?:)

  Not: Sevgili Kamer teşekkür ederim yazın için ama sakın yanlış anlamayasın seni yeremk gibi bir niyetim yoktur. seinin yazından yola çıkarak böyle bir düşünce geldi aklıma. Önce kendimedir sözüm. 

30 Mayıs 2012 Çarşamba

o adam benim dayım

  Çok matrak bir adam. Hafif göbeğin bir ine bir çıka yükseldiği, gevrek gevrek bir gülüş...Altı kızdan sonraki tek erkek çocuk olması dolayısyla nenemin kardeşi büyük dayımın havasını bir düşünün, o iltiması, üzerindeki ilgiyi ve bununla birlikte gelen şımarıklığı.

  Yıllar yıllar öncesinde, daha henüz çocukken ailecek komşu köylerden birine gidiyorlar. Bayram belki seyran, belki bir düğün... Ev sahibesi kadın âdet olduğu üzere bir yer sofrası kuruyor. Sofrada  sarma var. O yıllarda büyüknenemgil köyün en zengin insanlarından olsalar da fakirlik herkesin başında olduğundan sarma zengin sofraların harcı. Her zaman bulunabilen bir yemek değil. Kim bilir belki ileşberlik(Bu bana kalırsa rençberlik sözcüğünün bozularak söylenişi ve anlamı: beden gücüne ve toprağa dayalı  çalışma biçimi, kara işçilik de diyorlar) olduğundan bu tür ince bir yemeği yapmak için vakit yoktur.

  Dayım çocuk saflığıyla çok hoşuna gitmiş olacak, ağzına ikişer ikişer atıyormuş sarmaları. Hiç tanıyamadığım büyüknenem de daha kibar olsun, sanki görmemiş gibi davranmasın diye çaktırmadan çimdik atıp dürtüklüyormuş. Tabi dayım o şımarıklığı üstüne eklenen hazır cevaplığı ile:
  -Ne dürtüpdurusun gız, üçü ağzıma mı sığıyor, demiş.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

dilen-me

  Sokakta gezerken, özellikle metrobüs merdivenlerinde elinde göstermelik bir çocuk  "Allah rızası için..." deyip insanların dînî-insanî duygularını istismar ederek yardım isteyen, ve daha genç ve taşı sıksa suyunu çıkaracak olmasına  rağmen dilenen kimseler var. Bu tür kimseleri bir türlü anlayamadım ben. Onurlarının zedelenmemesi nasıl mümkün oluyor, gece yatağa girdiklerinde ne düşünüyorlar acaba?  "Dilenciliğimiz sağolsun!" diyerek övünenlerinin olduğunu duyduğumda epeyce şaşırmıştım.   Dahası sırf insanların duygularını istismar etmek adına küçücük çocukları sokakta dilendirmeye, mendil satmaya iten insanları düşününce vicdanım sızlıyor.  Nasıl sızlamasın? Bişey almıyorum bu küçük çocuklardan ki bunları bu şekilde çalıştırmaya iten insanlar vazgeçsinler. Ne kadar işe yarıyor diye soracak olsa biri, en azından karınca misali safımı belli ediyorum.  Gerçek ihtiyaç sahiplerine de mani oluyorlar. Ve inanıyorum ki gerçek ihtiyaç sahipleri dilenemiyorlar. Onlar bunu gurur addediyorlar. 

  Yazları ailemin oturduğu ilçenin köylerinden gelen epey yaşlıca bir teyze vardı. Elinde veya kaftan denilen siyah uzun mantosunun arkasına doldurduğu çiçekleri satardı bu nur yüzlü teyze. Muhtemelen bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerle, iki büklüm olmuş beliyle annemin ve diğer komşu kadınlarının kapılarını çalardı. Annemin bir bahçe dolusu çiçeği olmasına rağmen bu yaşlı kadının sattığı çiçeklerden alır, geri çevirmezdi onu. Denk geldim bir keresinde annem çiçeğini almak istememişti ama yine de para vermeye kalkışmıştı yaşlı diye. Hemen karşı çıktı: "Ben dilenci miyim kızım, almayacaksan istemem paranı!"  dedi. Annem de başka bir yolunu buldu bu kadına yardım etmenin. Geldiğinde çiçek alıyor, parasını veriyor ama para yanında çantasına zeytinyağı, sabun, zeytin gibi şeyler koyuyordu. "İstemem!" dediği zaman: "Ben zaten bunları zekat olarak dağıtacağım, ne olacak." diye ikna ediyordu.

  Nerde o eski anlayış, nerde şimdiki kafalar! Şimdi herkes kısa yoldan zengin olmanın peşinde. Emeğe değer veren de, emekle elde edilen şeyin tadını ve bereketini bilen de kalmadı.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

itiraf



  Tabeladaki "Bekçide kumanda yoktur!" yazısını 
"Belki de kumanda yoktur?" diye okuyan 
o iflah olmaz optimist benim gençler.
Şimdi dağılın!

9 Mayıs 2012 Çarşamba

hayal kırıklığı

  Etrafınızda kimi insanlar vardır siz onları seversiniz, görüşmek istersiniz sık sık; hatta yakın hissedersiniz kendinizi. Bu kimseler de sizi seviyor gibi görünebilirler.Bunu dil ucuyla olsa bile ifade de ederler. Ama gerçek öyle değildir. Aslında sizden hiç hoşlanmadıkları gibi belki de arkanızdan nefret söylemlerinde bile bulunuyor olabilirler. İşte bu ikiyüzlülüğün en kuyruklusudur ve gün gelip de bunu öğrendiğinizde yavaş yavaş insan sevginiz eski parlaklığını kaybeder.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

ömür dediğin


   Çocukken hayal meyal hatırladığım şeylerden birisi:
 Uçak geçtiği ve çok gürültü yaptığı zaman göbeğimi duvara dayardım. 
Hayır, bi de neden göbekse...
Çok komik biliyorum ama sanırım korkuyla başa çıkabilmemin bir yoluydu bu.
Psikoloji bilimi haklı beyler!
Her ne var ise alemde
Çocukluk imiş ancak.

30 Nisan 2012 Pazartesi

saç-malanmaz taranır

  Bir arkadaşım(eski adı kamer idi ama şimdi ne oldu bilemeyeceğim:P) facebooktan paylaşmış bunu. Beni yıllar yıllar öncesine aldı götürdü resmen:

  Bu çocuktan biraz daha halliceyim, belki 6 belki 7 yaşım. Saçlarımı kestirmek için berbere gideceğim. Babam: "Saçlarını 3 numaraya tuttur, güzel olur öyle." dedi. Adam haklı tabi, bıkmış benim saçıma para vermekten:) Ben de Fırat gibi "Güzel olur ki bu!" diye diye gidiyorum. Berber eline makineyi bir aldı, alttan girdi, üstten çıktı. Kırkılmış koyun gibin bişey oldum ben. Yüzümde aynen şu çocuğun ifadesi: "Bokum gibi oldu işte!" diyerek gerisin geri eve geldim. Ama evde ne ağladım ne ağladım. Sonraki günlerde kafamda hep şapkayla dolaştım ta ki saçlarım uzayana dek.

  Çocukluk işte! Kökü sende olduktan sonra yine uzar ama bilemiyorsun. Hem kısa saç bazı erkeklere çok da yakışır. Ben onlardan değilim maalesef. Hafif kepçemsi kulaklarımdan mı yoksa saç yapımdan mı sonracığıma kafamın içi bilgi yüklü olmasından öhöhööö bilemedim yani yakışmaz fazla velhasıl:P

28 Ocak 2011 Cuma

ıradyo

Bundan çok yıllar evvel daha kısa donlarla, yamuklu gazoz kapakları ile oynarken ve henüz Nuri abinin bize rastgelme ihtimalini dahi düşünmediğimiz yıllar (ki kendisi o sıralar epey piyasa idi, neyimize güveniyorsak artık.Epey cesurmuşuz anlaşılan:))... Annem, ablamla bizi tüp bittiğinde tüp değiştirmeye gönderirdi çarşıya. (O tüp de ne ağırdır; onu böyle ağır yapanın gelmişini geçmişini..., tövbe estağfirullah.) Biz ablamla boş tüpü götürür dolu olan daha ağır tüpü de geri getirirdik eve.

Her ne kadar tüp için gitmiş olsak da biz sadece tüp için gitmeyiz tabii; kısa günün kârıdır. Bi kaç kat üstteki radyoya -sanırım ismi best efemdi her zamanki gibi - muhakkak çıkar ve gider istek parçada bulunurduk. Ama o zamanlar öle email atayım, yok efenime söyleyeyim telefonla bilmem kaç bilmem kaça msj göndereyim Zeki Müren'den Sorma ne haldeyim sevgi pıtırcığıma gitsin, devri değil henüz. (Niye Zeki Müren'se? Herhalde zaman eski ya ondan evet:)) Adını soyadını yazdırır, kısaca önce güzel çocuk veya çiçek olur sonrasında hangi parçayı istediğini ve kimlere armağan ettiğini tek tek yazdırırsın. Ordaki kız hızlı hızlı bunları yazar. Hatta kız bazen atlayınca kızar, "Bu da olacaktı ya yazmadı bak bak" dersin, sesini çıkarmazsın.

Neyze uzun sözün kısası, tüp değiştirme bir nevi eğlenceye dönüşmüş olur. Çünkü akşam eve gelindiğinde radyo açılır ve saatlerce dinlenir tek tek bütün şarkılar. Tam artık sıkılmaya başlandığı anda DJ ismi söyleyiverir ve dağılan dikkatler bir anda toparlanır. Herkes radyo başına gelir kulak kesilir. Sanki daha dikkatli bakarsan şarkıcıyı göreceksin. Bir kaç dakika süren şarkıdan sonra zafer kazanmış bir savaşçı edasıyla herkes radyo başından ayrılır ve işine gücüne dağılır.

Böyle basit ve eğlenceli zamanlardı o zamanlar işte. Şimdiki gençler varsa yoksa msn, facebook, zırt pırt mesajlar filan...Olmaz azizim.
Eskiden buralar dutluktu mesela:)

22 Ocak 2011 Cumartesi

pembe tişört erkeğe yakışır mı?

Bu hikaye geçmiş zamanların etkisiyle yaşanmış ve öylece aktarılmıştır. Şahıslar ve olaylar tamamıyla gerçektir.

Tiviler bangır bangır Şaşkın-ı memnu bölümleri yayınlarken, gazetelerde, orda burda " aaaa ne ahlaksız bir diziymiş! İnsan yengesiyle şey yapar mıymış! Dünyanın çivisi çıktı ayol!" şeklinde dedikoduların etrafta fink attığı ama kimsenin de izlemekten geri kalmadığı zamanlar...

Ben naçizane Türk dizilerini pek sevmem. Sevsem de sürekli takip edemediğim için izlemeye yeltenmem. Ama tatil sebebiyle memlekete gittiğimde arkadaşlarımdan, gezip tozmaktan gayrı kalan vakitlerimde yüzümü görsünler diye kırar dizimi ailemin yanında otururum. (Tabi bu sırada ağzım boş kalmaz hiç. Annem sağolsun sürekli bişeyler getirir teper, tabi oğlunun Etiyopya bozkırlarından hallice tavrını gören kadın ne yapsın başka. O bir anne neticede!) O sırada bir kaç sahne yakalayıp sora sora anlayabilirsem diziyi ne ala! İşte öyle günlerden birinde -annem Allahtan böyle kadın programları seyreden ve Şaşkın-ı memnudan hazzeden bi insan değil- şu meşhur Şaşkın-ı memnu yeni çıktığı için, meraktan olsa gerek izliyorlar.

Bazı ikoncan, tikican, selocan vb gibi isimler verilen tipler vardır ya hani, işte bu tipler pembe şeyler giydiklerinde acayip de yakışır bu heriflere. Hep kıskanmışımdır. Neyse işte, yakışıklı ve seksi Behlül'ümüz pembe bir triko ya da kazak gibi bişey giydi. Allahım nasıl yakıştı nasıl yakıştı, benim göz bebeklerim anında büyümüştü. Büyümesiyle ertesi gün alışverişe çıkacağım geldi aklıma. "Benim neyim eksik lan! yakışır belki olm, açar seni. Hem bu zamana kadar bir kez bile denemedin ki." şeklindeki kendimi ikna çalışmaları sonuç vermiş ve bulduğum ilk pembe kazak tişört ne olursa farketmez, denemeye karar vermiştim.

Annemle gittik bir mağazaya girdik. Normalde annem giyim kuşamıma hiç karışmaz. "Nasıl, yakıştı mı?" diye sorsam "Sen beğendiysen güzeldir oğlum." der geçer. Bunun ardında hevesini kırmama anlayışı vardır. Bilirim ben, çok ince fikirli kadındır benim annem.

Gördüğüm ilk tişörtün güzel mi, çirkin mi; bana yakışır mı, tarzım mı, değil mi olduğuna bakmadan hemen atladım. Bakmaz kıçının samsağına çıkar dağın yükseğine misali. Sanırım yakalı bir tişörttü. Tamam zayıf bi insan olduğum için yakalı tişörtler daha çok gider, bu bakımdan problem yok. Ama problem renkte! Kabinden çıktım. Annem şööööyle bir süzdü. " Hafif burun kıvırdı. Yok oğlum yaa! Sanki pek yakışmadı, olmadı.Ama gene sen kendin bilirsin." dedi.

O zamana dek böyle bir cümle duymaya alışık olmayan ben kısa süreli bir şok yaşamış sonrasında gülme krizine yakalanmıştım. "Ama canım ne var yakışmadı işte." diyen annemin sesi derinden ve pek bir manalı gelmişti. O an anlamış ve üzerimdeki pembe tişörte veda etmiştim. Tekrar üzerime giymemek şartıyla. Başlıktaki soruya gelecek olursak yakışmaz efenim yakışmaz. Eğer ben gibi kalıpsız, etsiz-butsuz, bağırsaklarınızda tenyalarınızla yakın ilişki haline bir adamsanız yakışmaz. Şansınızı fazla zorlamayın...

30 Kasım 2010 Salı

http://fizy.com/#s/1ainqg
Uzun zamandır yazamıyordum. Aslına bakılırsa aklıma bi dünya konu geliyor da ama okuduğum bloglar gibi yazamıyorum. Onlara gülüyorum eğleniyorum hoş vakit geçiriyorum onları okuyorum ama kendi bloguma baktığımda daha bi duygusal hava var. günlük yaşantımda oyle oldüm(ilk harfim çalışmıyor klavyede:)) bittim şakacı bi adam değilim ama yani ne bileyim biraz yazma aşkım şevkim mi kırılıyor.

Kıskanıyorum lan evet. Tüm o güzel yazan blogları kıskanıyorum acayip derecede hem de:)