12 Mayıs 2012 Cumartesi

itiraf



  Tabeladaki "Bekçide kumanda yoktur!" yazısını 
"Belki de kumanda yoktur?" diye okuyan 
o iflah olmaz optimist benim gençler.
Şimdi dağılın!

9 Mayıs 2012 Çarşamba

hayal kırıklığı

  Etrafınızda kimi insanlar vardır siz onları seversiniz, görüşmek istersiniz sık sık; hatta yakın hissedersiniz kendinizi. Bu kimseler de sizi seviyor gibi görünebilirler.Bunu dil ucuyla olsa bile ifade de ederler. Ama gerçek öyle değildir. Aslında sizden hiç hoşlanmadıkları gibi belki de arkanızdan nefret söylemlerinde bile bulunuyor olabilirler. İşte bu ikiyüzlülüğün en kuyruklusudur ve gün gelip de bunu öğrendiğinizde yavaş yavaş insan sevginiz eski parlaklığını kaybeder.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

ömür dediğin


   Çocukken hayal meyal hatırladığım şeylerden birisi:
 Uçak geçtiği ve çok gürültü yaptığı zaman göbeğimi duvara dayardım. 
Hayır, bi de neden göbekse...
Çok komik biliyorum ama sanırım korkuyla başa çıkabilmemin bir yoluydu bu.
Psikoloji bilimi haklı beyler!
Her ne var ise alemde
Çocukluk imiş ancak.

30 Nisan 2012 Pazartesi

saç-malanmaz taranır

  Bir arkadaşım(eski adı kamer idi ama şimdi ne oldu bilemeyeceğim:P) facebooktan paylaşmış bunu. Beni yıllar yıllar öncesine aldı götürdü resmen:

  Bu çocuktan biraz daha halliceyim, belki 6 belki 7 yaşım. Saçlarımı kestirmek için berbere gideceğim. Babam: "Saçlarını 3 numaraya tuttur, güzel olur öyle." dedi. Adam haklı tabi, bıkmış benim saçıma para vermekten:) Ben de Fırat gibi "Güzel olur ki bu!" diye diye gidiyorum. Berber eline makineyi bir aldı, alttan girdi, üstten çıktı. Kırkılmış koyun gibin bişey oldum ben. Yüzümde aynen şu çocuğun ifadesi: "Bokum gibi oldu işte!" diyerek gerisin geri eve geldim. Ama evde ne ağladım ne ağladım. Sonraki günlerde kafamda hep şapkayla dolaştım ta ki saçlarım uzayana dek.

  Çocukluk işte! Kökü sende olduktan sonra yine uzar ama bilemiyorsun. Hem kısa saç bazı erkeklere çok da yakışır. Ben onlardan değilim maalesef. Hafif kepçemsi kulaklarımdan mı yoksa saç yapımdan mı sonracığıma kafamın içi bilgi yüklü olmasından öhöhööö bilemedim yani yakışmaz fazla velhasıl:P

28 Ocak 2011 Cuma

ıradyo

Bundan çok yıllar evvel daha kısa donlarla, yamuklu gazoz kapakları ile oynarken ve henüz Nuri abinin bize rastgelme ihtimalini dahi düşünmediğimiz yıllar (ki kendisi o sıralar epey piyasa idi, neyimize güveniyorsak artık.Epey cesurmuşuz anlaşılan:))... Annem, ablamla bizi tüp bittiğinde tüp değiştirmeye gönderirdi çarşıya. (O tüp de ne ağırdır; onu böyle ağır yapanın gelmişini geçmişini..., tövbe estağfirullah.) Biz ablamla boş tüpü götürür dolu olan daha ağır tüpü de geri getirirdik eve.

Her ne kadar tüp için gitmiş olsak da biz sadece tüp için gitmeyiz tabii; kısa günün kârıdır. Bi kaç kat üstteki radyoya -sanırım ismi best efemdi her zamanki gibi - muhakkak çıkar ve gider istek parçada bulunurduk. Ama o zamanlar öle email atayım, yok efenime söyleyeyim telefonla bilmem kaç bilmem kaça msj göndereyim Zeki Müren'den Sorma ne haldeyim sevgi pıtırcığıma gitsin, devri değil henüz. (Niye Zeki Müren'se? Herhalde zaman eski ya ondan evet:)) Adını soyadını yazdırır, kısaca önce güzel çocuk veya çiçek olur sonrasında hangi parçayı istediğini ve kimlere armağan ettiğini tek tek yazdırırsın. Ordaki kız hızlı hızlı bunları yazar. Hatta kız bazen atlayınca kızar, "Bu da olacaktı ya yazmadı bak bak" dersin, sesini çıkarmazsın.

Neyze uzun sözün kısası, tüp değiştirme bir nevi eğlenceye dönüşmüş olur. Çünkü akşam eve gelindiğinde radyo açılır ve saatlerce dinlenir tek tek bütün şarkılar. Tam artık sıkılmaya başlandığı anda DJ ismi söyleyiverir ve dağılan dikkatler bir anda toparlanır. Herkes radyo başına gelir kulak kesilir. Sanki daha dikkatli bakarsan şarkıcıyı göreceksin. Bir kaç dakika süren şarkıdan sonra zafer kazanmış bir savaşçı edasıyla herkes radyo başından ayrılır ve işine gücüne dağılır.

Böyle basit ve eğlenceli zamanlardı o zamanlar işte. Şimdiki gençler varsa yoksa msn, facebook, zırt pırt mesajlar filan...Olmaz azizim.
Eskiden buralar dutluktu mesela:)

22 Ocak 2011 Cumartesi

pembe tişört erkeğe yakışır mı?

Bu hikaye geçmiş zamanların etkisiyle yaşanmış ve öylece aktarılmıştır. Şahıslar ve olaylar tamamıyla gerçektir.

Tiviler bangır bangır Şaşkın-ı memnu bölümleri yayınlarken, gazetelerde, orda burda " aaaa ne ahlaksız bir diziymiş! İnsan yengesiyle şey yapar mıymış! Dünyanın çivisi çıktı ayol!" şeklinde dedikoduların etrafta fink attığı ama kimsenin de izlemekten geri kalmadığı zamanlar...

Ben naçizane Türk dizilerini pek sevmem. Sevsem de sürekli takip edemediğim için izlemeye yeltenmem. Ama tatil sebebiyle memlekete gittiğimde arkadaşlarımdan, gezip tozmaktan gayrı kalan vakitlerimde yüzümü görsünler diye kırar dizimi ailemin yanında otururum. (Tabi bu sırada ağzım boş kalmaz hiç. Annem sağolsun sürekli bişeyler getirir teper, tabi oğlunun Etiyopya bozkırlarından hallice tavrını gören kadın ne yapsın başka. O bir anne neticede!) O sırada bir kaç sahne yakalayıp sora sora anlayabilirsem diziyi ne ala! İşte öyle günlerden birinde -annem Allahtan böyle kadın programları seyreden ve Şaşkın-ı memnudan hazzeden bi insan değil- şu meşhur Şaşkın-ı memnu yeni çıktığı için, meraktan olsa gerek izliyorlar.

Bazı ikoncan, tikican, selocan vb gibi isimler verilen tipler vardır ya hani, işte bu tipler pembe şeyler giydiklerinde acayip de yakışır bu heriflere. Hep kıskanmışımdır. Neyse işte, yakışıklı ve seksi Behlül'ümüz pembe bir triko ya da kazak gibi bişey giydi. Allahım nasıl yakıştı nasıl yakıştı, benim göz bebeklerim anında büyümüştü. Büyümesiyle ertesi gün alışverişe çıkacağım geldi aklıma. "Benim neyim eksik lan! yakışır belki olm, açar seni. Hem bu zamana kadar bir kez bile denemedin ki." şeklindeki kendimi ikna çalışmaları sonuç vermiş ve bulduğum ilk pembe kazak tişört ne olursa farketmez, denemeye karar vermiştim.

Annemle gittik bir mağazaya girdik. Normalde annem giyim kuşamıma hiç karışmaz. "Nasıl, yakıştı mı?" diye sorsam "Sen beğendiysen güzeldir oğlum." der geçer. Bunun ardında hevesini kırmama anlayışı vardır. Bilirim ben, çok ince fikirli kadındır benim annem.

Gördüğüm ilk tişörtün güzel mi, çirkin mi; bana yakışır mı, tarzım mı, değil mi olduğuna bakmadan hemen atladım. Bakmaz kıçının samsağına çıkar dağın yükseğine misali. Sanırım yakalı bir tişörttü. Tamam zayıf bi insan olduğum için yakalı tişörtler daha çok gider, bu bakımdan problem yok. Ama problem renkte! Kabinden çıktım. Annem şööööyle bir süzdü. " Hafif burun kıvırdı. Yok oğlum yaa! Sanki pek yakışmadı, olmadı.Ama gene sen kendin bilirsin." dedi.

O zamana dek böyle bir cümle duymaya alışık olmayan ben kısa süreli bir şok yaşamış sonrasında gülme krizine yakalanmıştım. "Ama canım ne var yakışmadı işte." diyen annemin sesi derinden ve pek bir manalı gelmişti. O an anlamış ve üzerimdeki pembe tişörte veda etmiştim. Tekrar üzerime giymemek şartıyla. Başlıktaki soruya gelecek olursak yakışmaz efenim yakışmaz. Eğer ben gibi kalıpsız, etsiz-butsuz, bağırsaklarınızda tenyalarınızla yakın ilişki haline bir adamsanız yakışmaz. Şansınızı fazla zorlamayın...

30 Kasım 2010 Salı

http://fizy.com/#s/1ainqg
Uzun zamandır yazamıyordum. Aslına bakılırsa aklıma bi dünya konu geliyor da ama okuduğum bloglar gibi yazamıyorum. Onlara gülüyorum eğleniyorum hoş vakit geçiriyorum onları okuyorum ama kendi bloguma baktığımda daha bi duygusal hava var. günlük yaşantımda oyle oldüm(ilk harfim çalışmıyor klavyede:)) bittim şakacı bi adam değilim ama yani ne bileyim biraz yazma aşkım şevkim mi kırılıyor.

Kıskanıyorum lan evet. Tüm o güzel yazan blogları kıskanıyorum acayip derecede hem de:)

17 Ekim 2010 Pazar

şimşek

Dün gece aniden şimşekler çakmaya başladı. Bir vurdu camlar sallandı. Ben mi? Hiç korkmadım tabi ki! Erkek adamkorkmaz, korkamaz ki:) Arkasından beş on dakikalık bir yağmur şıpırtısı. Evde derin bir sessizlik. Herkes uyuyor. Ben yağmurun ayak seslerini dinliyorum. Pencerenin kenarında duran yatağımdan hiç kıpırdamadan perdeyi kaldırıp bakıyorum. Damlalar karışıyor sokağın kirine pasına. Yıkıyor bütün tozunu. Kapatıp perdeyi sokuluveriyorum usulca yatağıma geri. Hafif bir tebessümle...

18 Eylül 2010 Cumartesi


Hz.Aişe Peygamberimizle yeni evlenmişti.Eşinin kendisini sevip sevmedigini merak etmekteydi ya da kendisini ne kadar ve nasıl sevdigini…Hz.Aişe bu düşüncesini Peygamber Efendimiz'le konusmadan edemedi:

“Ey Allah’ın Resulü beni seviyor musun?”
“Evet Ya Aişe tabi seviyorum!”
Aişe dahasını da merak ediyordu acaba nasıl seviyordu?Hemen sordu:

“Beni nasıl seviyorsun?”
Peygamberimiz sevgi şeklini tanımladı eşine;

“Kördüğüm gibi.”

Bu cevap Hz. Aişe’yi cok sevindirdi çünkü kördügüm açılamazdı.Açılmayan bitmeyen sırlı bir sevgi demekti. Alacağı cevap onu çok mutlu ettigi için Hz. Aişe sık sık sorardı:


“Ey Allah’in Resulü kördüğüm ne alemde?”Peygamberimiz Hz.Aişe’yi memnun eden cevabı verirdi her defasında:

“İlk günkü gibi…”

14 Eylül 2010 Salı

Ah Şu M harfi



Zaman zaman uyku ile uyanıklıkarasındaki o buruk
arafta kendiliğinden çözülüverir harfler, başlar
dans etmeye zihnimde. Alfabenin kimi harfleri
sıyrılıverir ait oldukları bütünden, berraklaşır
gözümün önünde. Peşlerinden giderim ben de; yolumun
hangi kelimelere, hangi cümlelere çıkacağını
merak ede ede.

Bugünlerde nedense M harfinin izindeyim.
M ile koyu bir muhabbet içindeyiz ki sormayın.
M deyip de geçmeyin; mühim ve muktedir ve mukaddes
bir harftir kendileri. Türkçemizdeki nice kelimenin
mucidi, müsebbibi. Lakin az biraz sohbet edince
kendisiyle baktım ki M harfi pek dertli, şikayet
halinde.

"Sorma!Benimle başlayan üç temel kelime var ki
sürekli aşağılanmakta, horlanmakta bu memlekette."
dedi." Diyorum ki acaba yurt dışına mı göndersem
bu kelimelerimi. Gidip bir müddet kalsınlar gurbette.
Nasıl olsa burada da bir nevi sürgün halindeler...
Burada da kendilerini adeta yabancı hissetmekteler."
Merak ettim bu üç kelimenin ne olduğunu, nazlanmadan
anlattı.

Türkiye'de kıymeti bilinmeyen üç M'den birincisine
"mütevazi" dedi. İster edebiyat olsun ister siyaset,
ister spor olsun ister sanat, insanlar sevmiyorlar
tevazuyu, şüpheyle bakıyorlar mütevazi olana.
Değil saygı duymak onun bu artı özelliğine,
tam tersine rahatlıkla ezilecek bir can ya da
sömürülecek bir maden gibi görüyorlar. "Sahiden
böyle mi? dedim M harfine. "Sahiden böyle." dedi.
"mesela bak bir köşe yazarı ne kadar saldırır,
ne kadar hırçın ve hamaset kokan bir üslup kullanırsa
o kadar çok hayran edinir, yandaş toplar etrafında.
Mürekkebini tevazuya bulaştırarak yazana ise
o kadar paye vermez okurlar. Bu memlekette gürleyerek
konuşmaktır geçer akçe ve dahi saldırarak yazmak!"

"Peki ya ikinci M?" diye sordum. "Basit" dedi
M harfi. "Mütereddit"Mütereddit olan da dışlanır,
horlanır, kenarlara köşelere atılır bu ülkede."
Oysa bilen insan tereddüt eder, düşünen insan
tereddüt eder. Siz hiç cahilin tereddüt ettiğini
gördünüz mü? Ne kadar az bilirsen bir hususta,
o kadar rahat genelleme yapıp, atar tutarsın.
Bilgin arttıkça ağırlaşır fikirler omuzlarında.
Bilirsin ki söylediğin herşeyin bir Öteki'si var,
bir güve yeniği resmi bozan.Bilirsin ki düşünme,
bilhassa eleştirel düşünme ucu açık bir derya deniz.
Hangi kıyısına nasıl hudut çekeceksin?
Düşünüp araştırdıkça, o hususta daha fazla kafa
yordukça sesin alçalır; daha az bilir, bilgilerinden
daha çok tereddüt eder hale gelirsin. "Lakin bu
memlekette durum tam tersi. Mütereddit olmayagör,
vay haline, omuzlarına basar, suratına bakmazlar."
dedi M harfi. "Burada usul böyle, pek bir kendinden
emin olmaktır işin raconu!"

İtibarı iade edilmeyen üçüncü kelime ise "Müstakil".
"Mümkün mü bu ülkede müstakil kalmak?" diye sordu
M harfi. "Sağcıların da solcuların da öbek öbek
cemaatler halinde yaşadığı, Kemalist'inden
feministine kadar hemen her kesimin kendi kozalarında
kaldığı, cemaatçiliğin bunca yaygın olduğu bir yerde
herkes bölünmüş iken kendi küçük kültürel adacığına
bir ferdin herkesten ve her cenahtan bağlarını
kopartarak ruhen ve fikren ve vicdanen bağımsız
kalması, müstakil olması mümkün mü? Müstakilleri
sevmez bu topraklar.Vebalı gibi kaçar herkes onlardan..."

"Hal böyle ise," dedim M harfine. "Ya peki hem
mütereddit hem mütevazi hem müstakil olanın hali
nicedir?"

Güldü usulca. Acı bir tebessüm dudaklarında.
*

*11 nisan 2006-zaman gazetesi- Elif şafak